Gezinen Bir Gölgedir Hayat  

Posted by Asuman Yelen





Gezinen bir gölgedir hayat, gariban bir aktör
sahnede bir ileri bir geri saatini doldururve sonra duyulmaz olur sesi, bir masaldırgürültücü bir salağın anlattığıki yoktur hiç bir anlamı.

William Shakespeare




Milattan çok önceden itibaren yaşam ve tiyatro, tiyatro ve yaşam, birarada hatta birbirinin içinde, bugüne kadar hayatımızda varolmuştur. Dinsel törenler, hasat şenlikleri, biçiminde, Ortaçağda yasaklanarak, Rönesansta estetik kazanarak daha sonra da yayılıp, romantizm ve diğer akımlarla çeşitlenerek ve özgürleşerek günümüze kadar gelmiştir.

Bu kısacık lise dönemi ve biraz da sonrasından aklımda kalan bilgiler ışığında yapmaya çalıştığım girizgahtan sonra, lafı hemen hepimizin klişesi " yaşam bir tiyatro sahnesi bizler de onun oyuncularıyız" şeklindeki günümüz aforizmasına getirmek istiyorum.






Başımı yastığa koyup gözümü kapadığımda üzerinde çok düşündüğüm konulardan biri bu.
Kendimi her zaman, bir büyük senaryonun içinde, üslendiğim muhtelif rolleri -ki bunların kimi geçiciydi ve bitti- kimi zaman rol arkadaşlarımla birlikte, kimi zaman tek başıma üstlendiğimi düşünüyorum. "Evlat" , "kardeş" , "öğrenci", "arkadaş" rolü, sonra "çalışan kadın." Sonra bazı yan roller "görümce" "baldız" gibi. En önemli karakter rolleri "hala", "teyze". Ve ölene kadar üzerime yapışan, başarıyla yürüttüğüm "emekli" rolü. En sürprizsiz en sorunsuz, kalıcı rolüm.

Mekan, kostüm ve ışık zamana ve senaryoya göre, iyi ya da kötü yönde farklılaşmakta ise de bu değişikliklerin daha doğrusu bu üç faktörün beni fazla etkilediğini söyleyemem. Ama insan faktörüne gelince durum tamamiyle değişiyor.

Yaşantımdaki insanları iki ana guruba ayırıyorum. Rol arkadaşlarım ve seyirciler.

Rol arkadaşlarımla aynı sahneyi paylaştığımız sürece, küçük takılmalar tökezlemelere rağmen, zaman zaman ezber bozulsa da, arada bir trak da girse, sahneyi terketme şansımız olmadığı için, sufleyle, birbirimizin desteğiyle roller bitene kadar birlikte olmaya devam ederiz. En çok "dost" lar zorlar. Bazen maskeler takılır. Bu işi biraz zorlaştırır ama durum değişmez. Zaman zaman eskiler gider, yeniler gelir. Ama siz hep ordasınızdır. Sizin oyununuzda baş rol sizindir.

Benim esas korktuğum seyirciler olmuştur. Karşıda bir yerlerde, tanımadığım, dost ya da düşman oldukları hakkında fikir sahibi olmadığım yüzlerini karanlıktan göremediğim ama varlıklarından emin olduğum, beni gören, beni izleyen bir sürü insan. Önemserim önceleri onları. Benimle ilgili düşünceleri, yargıları önemlidir. Onlar hep ordadır ve gözleri hep üzerimde. Gösterim onlar içindir. Beni mutlaka beğenmeleri gerekir. Ve onaylamaları.

Gong çalar, yaşam sahnesine atılır, karşımızda önce onları görürüz. Karşı camda aralanan perdenin arkasında, dolmuşta, markette, vapurdaki insanlar gibi. Hep incelerler. Oturuşunuzu, kalkışınızı, yürüyüşünüzü, konuşmanızı şaşırırsınız onların yüzünden. Sanki hep asık suratlıdırlar, kimileri de alaycı. Hep eleştirir dururlar.

Yaşam devam eder, gaileler, sorunlar, felaketler, mutlu ve mutsuz, olaylar gelişir, oyun hareketlenir, unutmaya başlarsınız seyircileri . Artık tüm dikkatiniz ve enerjiniz oyundadır. Ya çok mutlusunuzdur görmez gözünüz kimseleri, ya da gözleriniz yaşla doludur görüşünüzü engelleyecek. Artık seyirci yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar. Yalnız kendiniz için oynamak istersiniz. Onlar silikleştikçe siz netleşirsiniz.

Aslında onlar hiç olmamıştır. Bu, sizin kendinizi çok fazla önemsediğiniz dertsiz tasasız gençlik günlerinizin küçük yapay dertleridir. Orada sahnenin karşısında sadece anlamsız bir karanlık vardır. Koltuklar boştur adeta. Umursmamaya başlarsınız, kendinizi rolünüze kaptırırsınız.

Oyun sona doğru yaklaştıkça hiç görmez olursunuz seyircileri. Unutursunuz varlıklarını. Ya da artık önemsemezsiniz. Tek önemli "siz" sinizdir artık. Tek anlamlı, tek değerli ve yetkin. Onların varlığı, sizinle ilgili düşünceleri, sizi sevmeleri, sizden nefret etmeleri ya da sizi yok sayıp uyuklamaları hatta sizi alkışlamaları.

Sahne tenhalaşır yavaş yavaş. Rol arkadaşlarınız da sahneyi terketmiştir birer birer. Işıklar yavaş yavaş azalır. Sesler kesilir.






Ve perde kapanır. Sizin oyununuz bitmiştir.




Görüşmek üzere...








53 yıl sonra...  

Posted by Asuman Yelen







Çok eskiden aile fertleri eğer evde iseler bir arada otururlardı.

Çok eskiden Pazar günleri radyoda Klâsik Batı Müziği programı olurdu.

Ve çalanların arasında çoğunlukla Bhrams' ın 5 numaralı Macar Dansı olurdu.

Ve bu müziği dinlemek biz çocuklar için müthiş bir keyfti.

Her seferinde çizgili pijamasıyla (hep çizgili pijama giydi o dönemin çoğu babaları

gibi)  uzandığı yerde gazetesini ya da kitabını okurken müziğin temposuna uygun

olarak önce yavaştan sonra giderek hızlanan bir tempoyla ayağını sallamasını

biz çocuklar izleyip kıkırdaşırdık. Zaman içinde o, bunu farkettikten sonra bunu daha da

abartılı yaparak kıkırdaşmalarımızı kahkahalara çevirmişti ve bu eğlenceyi de sık sık

tekrarlar olmuştuk.

Babam...

Bu ve bu gibi bir çok şeyle o günlerde evlatlarını varlığınla mutlu ettiğin için,

yokluğunda bile bu gün beni, bu anı ve tüm diğer benzerleriyle gülümsetebildiğin için

bir kez daha minnetimi belirtmek istedim.


Seni sevmekten hiç vazgeçmedim Güzel Babam..

MÖHTEŞEM HANIM  

Posted by Asuman Yelen






           Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap
verin" demiş. "Hanginiz beni ne kadar seviyor." Büyük kız kollarını iki yana açarak
"dünyalaar kadaaar" diye bağırmış. Ortanca atılmış, heyecanla haykırmış. "Kaaainat kadaar." Paadişaa küçük kıza dönmüş. Kız  düşünmüüş, taşınmıış. Sakin bir sesle 
"Paadşaaım ben de sizi tuz kadar seviyorum" demiş. Paadşaanın gözleri öfkeden 
yuvalarından fırlamış.
Adamlarını çağırıp "tiz bu hayırsızı ormana götürün, kesin, kanını da gömleğine 
sürüp bana getirin.." diye gürlemiş.

           Bu masalı biz ilk defa ondan dinlemiştik. Ve daha pek çok başkalarını.
 1958 yılında Adana' da. Ben yedi ablam dokuz yaşlarımızdaydık. 
Tiz sesiyle, kendine has kelimeleriyle, hoş mimikleriyle öyle güzel anlatırdı ki, 
gözlerimizi gözlerinden ayırmadan dinlerdik.

          Dünyalar tatlısı babaannemden bahsediyorum. Hayatımdan geçen insanlar içinde,
(ailem dışında) en çok sevdiğimden…

            Biz o şehirden öbür şehre dolaşırken o İstanbul, Kuzguncuk' ta amcamlarla yaşıyordu.
Her gittiğimiz yere (Adıyaman hariç) bizleri görmeye gelir, bir miktar kalırdı. Bizim
Için öyle büyük bir heyecan ve mutluluk doluydu ki o gelişler..  Hep kalsın isterdik ama
hep dönerdi tadını damaklarımızda bırakarak.

           En son Mersin' e gelmişti. Gündüz okula gidiyor gece de derslerimizle ilgileniyorduk.
Gündüz annemin eşi-dostu, bazı akşamlar- ki bu çok sık olurdu-karı-koca çoluk çocuk
bir araya gelinir, uzun sohbetler edilirdi.

            Babaannem eğer yürekten dinleyen birisi olmazsa laf olsun diye konuşmayı
pek sevmezdi. Öyle özel bir hayatı, anlatacak öyle ilginç hikayeleri vardı ki oysa…
Ağır ağır, sindire sindire her anlattığının hakkını vererek sıralardı sözcüklerini.
Gündüz "hoşgeldin teyze" ye gelen, ocağında yemeği, okulda çocuğu olan komşuların
ne sabrı ne de vakti vardı doğrusu. Kibarca başlarını sallayarak söylediklerini dinler
görünür, "bize müsaade" "bize de buyrun" diyerek çekip giderlerdi. O da sıkılıp
köşesine çekilir, kitabını ya da kuranını okumaya koyulurdu.

            O günlerden birinde Muhteşem Hanım Teyze bizi ziyarete geldi.

            Annemin "paşanın hanımı" diye bahsettiği, çok saygı gösterdiği, babamın da 
çok değer verdiği çok kibar bir hanımefendi idi. Önce at kuyruğu yapıp sonra
 kıvırarak tokayla ensesine tutturduğu bembeyaz ipek gibi saçları, masmavi
 gözleri vardı. Teni duru beyazdı. Pembe ruj sürerdi.

          İlk karşılaşmalarıydı. Saygıyla babaannemin elini öptü. Karşılıklı oturdular.
 Babaannem koyu esmer teniyle, diğeri duru  beyaz teniyle hoş bir tezat 
 oluşturmuşlardı. Bildik birkaç nezaket cümlesinden sonra Muhteşem Hanım Teyze 
babaannemdeki cevheri keşfediverdi. Annem kahve tepsisiyle yanlarına 
geldiğinde babaannem İngiliz subaylarına elleriyle kollarıyla işaret ederek ve
ağlayarak, önce çocuklarını en son kendisini öldürmelerini nasıl istediğini anlatıyordu.
(İngiliz-Yemen harbi esnasında esir düştükleri dönemde.) 
Muhteşem Hanım Teyze ise kâh hafif çığlıklar atarak kâh mendiliyle maviş 
gözlerindeki yaşları silerek bırakın dinlemeyi adeta yaşıyordu anlatılanları.
             
             O günden sonra çok değerli "Möhteşem Hanım" (o öyle söyleyebiliyordu) 
babaannemin gözdesi olmuştu. 
   
              Saygısıyla, güzelliğiyle ve asaletiyle…

             Ve  babaannem de, eskisinden daha sık bizi ziyaret etmeye başlayan 
ve gelir gelmez uslu bir öğrenci gibi geçip karşısına oturarak saygıyla 
dinlemeğe hazırlanan teyzemizin kahramanı oluvermişti. 

             Yaşamışlığıyla, görmüş geçirmişliği ve tatlı diliyle…




Bahar  

Posted by Asuman Yelen






Evim minik bir ormanın içinde.

Pencerem altmış altıncı baharımı çerçeveliyor.

Kaç tane daha göreceğimi bilmiyorum.

Daha kaç kez sevineceğimi, kaç kez üzüleceğimi, kaç kez heyecanlanacağımı,

kaç kez hayal kırıklığına uğrayacağımı, yüreğimin kaç kez sevgiyle coşup,

kaç kez inceden inceye sızlayacağını bilmediğim gibi.


Bedenim bu mevsimle ilgili olumsuz bir tepki vermedi henüz.(Hayret!)

Yüreğim biraz kırgın o kadar.

Ama bahar beni yine kandırıyor.

İçeri doluveren güneşi, cama uzattığı tomurcuklu dalı kullanıyor bunun için.


Başımı teli olmayan tek penceremden uzatıp havayı soluyorum.

Çam ağaçları, hiç çıkarmadıkları yeşil elbiseleri ile hep aynı yerlerindeler.

Diğerleri, sürpriz kıyafetlerinin ilk işaretlerini vermeğe başladılar.

Ve kuşlar...

 Daldan dala kısa uçuşlar yaparak  en güzel şarkılarını bizler için

söylüyorlar. Minik çanlar gibi.. minik çocuk kahkahaları gibi insanın yüreğini

ısıtan nağmelerle.


Başımı cama dayayıp, bu güzelliğin, insanların tüm sığlıklarının

sızısını yüreğimden, yaşamın tüm çığlıklarının harabiyetini beynimden

 söküp atmasını umutsuzca diliyorum.

Olmayacağını biliyorum ama diliyorum işte...

En Dost' uma...  

Posted by Asuman Yelen

Kaynak <http://asunungunlugu.blogspot.com.tr/2011/05/huzur-veren-dizi.html>


    




"Hani bazı dostlar vardır. Birlikte politika konuşursunuz, gündemden hararetle bahsedersiniz.

Kimiyle irade çatışması yaşarsınız ara sıra. Sesler yükselir.

Kimiyle sanattan kitaptan, şiirden konuşursunuz. Kelimelerinizi seçerek, dikkatle kullanırsınız.

Kimiyle ağlar, kimiyle bol bol kahkahalar atarsınız. Bu birlikteliklerim çoğu, içlerinde bir kısım

gerilim, pervasızlık veya huzursuzluk barındırır ya da fazlaca dikkat ve özen gerektirir.


Ama dost vardır, sakin, iddiasız, telaşsız, komplekssiz, yüzünde bir tebessümle sizi dinler, az

konuşur, konuştuğunda sesi yumuşaktır, bilge değildir, filozof değildir, hırslı, şikayetçi, kavgacı,

hiç değildir. Eleştirel gözle bakmaz. Açık aramaz. Sevgi dolu ve huzurludur. Tüm sıkıntılarınızda ve

başarılarınızda içtenlikle yanınızdadır. Sizi her yerde korur kollar. Siz yanındayken ya da yokken.

Yanında kendinizi çok mutlu, çok rahat hissedersiniz.


Benim var, umarım herkesin  vardır böyle dostları."


…………………


2011 in Mayıs sonlarında beğendiğim bir diziyi blogumda betimlerken böyle bir benzetmeden

yola çıkmış, Ikinci paragrafı yazarken de hep seni düşünmüştüm. Öyle bir başkaydı yerin..


1964 yılı Nisanının sonunda yaşamımdaki en sevdiğim insanı, babamı, sakin (o yıllarda) bir güney

kentinde bırakıp, apar topar geldiğimiz bu koca, çılgın metropole henüz alışamamışken,

Eylül ayında başladığım pek de sevemediğim gürültülü kız lisesinde bana sunduğun güler

yüzlü dostluk, verdiğin huzur, hiç eksilmeden, tertemiz, lekesiz, gölgesiz, içten-yürekten

tam 53 yıl sürdü. Neler yoktu ki bu 53 yılın içinde..


Her sabah okula kolkola giderken Çarşamba yokuşunda, sınıfta hep yan yana oturduğumuz

sırada, ilk sigaraları tüttürdüğümüz pastanede..

Senin, benim evimde Cem Karaca, Engelbert Humperdinck eşliğinde paylaştığımız

ergen muhabbetleri…

Sonra senin Almanya faslın. Mektuplar..Dönüşün..İşe girişlerimiz..

Evliliğin..kızın..torunun..

Kayıplar, göz yaşları..

Acı ve tatlı yığınla paylaşım.

Tam elli üç yıl.


En erken tanıdığım ve en erken kaybettiğim gerçek dostum.

Çok büyük bir boşluk bıraktın Semuş' um.

Çok büyük ve yeri asla doldurulamayacak bir boşluk.


Haberini alıp bana, Akçay' a telefonla muştuladığın ikinci torunun gelmek üzere.

Ama o ilki kadar şanslı değil bence. Seni görüp tanıyamayacak çünkü.


Nurlar içinde yat...


Hay Allah !!!  

Posted by Asuman Yelen





Blog aleminde yedinci yılıma girmişim...

Yine epey aradan sonra (kopyaladığım eski paylaşımı yayımladıktan sonra) kan mı çekti,

tipik Yengeç içgüdüsüyle mi bilemedim bir uğramak geldi içimden. Panelde gözüme

sevgili Güngör Ekinci' nin yazısının başlığı ilişti. Hem yazılarını sevdiğimden, hem

de İspanya ile ilgili paylaştığı resimli, ayrıntılı bilgilerden hoşlandığımdan, bir de gurbet

 ellerde (ona açıkladığım özel bir nedenle) kendisini yalnız hissetmesin diye

düşündüğümden hep uğradığım (son zamanlar hariç) bloguna bir dalış yaptım.

Her yazısı diğerinden daha güzel olan arkadaşım aşk ve "aşk" hakkında öyle güzel,

öyle içten şeyler yazmış ki. Bayıldım.

Sonra Hüznün Tadı' nın bloğuna uğradım. Zona teşhisi konmuş. Duygusal dostum,

hassas bünye sıkıntısını içinde yaşamaya çalışınca vücut bir şekilde tepkisini

veriyor. Allahtan fazla ağrılı bir cins değilmiş.


Yatmadan önce bir de kendi bloguma uğramak geldi içimden. Bir göz atıp çıkmayı

düşünürken altta bir başlık ilişti gözüme: "Beş Yıl Bitmiş". Tarih: 12 Şubat 2013.


İlk başladığım yıl, keyifle, coşkuyla hiç tanımadığım blogları dolaşırken, zaman

zaman bloguna aylarca uğramamış  (bazen de yıllarca) kişilere çok şaşırdığımı

hatta kızdığımı hatırlıyorum. (Sadece 12.2.2009- 31.12.2009 arasında 286 paylaşım)


Çocukluğumdan itibaren hem okumayı hem de yazmayı çok seven biri olarak,

yaşamın beni  "okuyamaz" hale getirdiğini sürekli dile getirirken, "yazamaz" hale de

getirebileceğini düşünememişim.


Sağlık olsun diyelim. "Zaman en iyi ilaçtır" geyiğinin boynuzlarına yapışalım.

Veeeeee....


Hep sevgiyle kalalım :)





Jefferson Smith ve Kamer Genç  

Posted by Asuman Yelen


 
 


 
 
 
Bir filmden bahsetmek istiyorum.

Orijinal adı "Mr. Smith Goes to Washington."
1939 da Yönetmenliğini İtalyan asıllı Amerikalı yönetmen Frank Capra' nın yaptığı, kendisine "en iyi yönetmen" Oscar adaylığı getiren film. Baş rollerinde James Stewart, Jean Arthur var.
Ben ilk defa TRT' nin ilk zamanlarında onunla birlikte şimdi arşivimde de bulunan İt Happened One Night, İt's a Wonderful Life ve şimdi hatırlayamadığım başka filmlerini izlemiştim.
Frank Capra, o tarihlerde bizim son derece sıra dışı bulduğumuz bir yönetmendi. Şimdilerde tekrar izleyince beni hiç de heyecanlandırmasalar da (diğer Amerikan Rüyası tarzı filmlerin sadece akıllıca versiyonları) Wonderful Life' de yine gözyaşı döküp, Mr.Smith 'i eğlenerek izleyebiliyorum.
Gelelim Mr. Smith'e...Konu şöyle: Jefferson Smith küçük bir kasabada oymak başı idealist bir gençtir. O kasabadan senatoya yükselen, Jefferson'un kendisi gibi idealist gazeteci babasının arkadaşı bir senatör tarafından Washington' a götürülür. Amaç, çoğunluk diğer üyeler gibi sermayeye hizmet eden, bir sürü yolsuzluğa bulaşmış, ölen bir senatörün yerine bu genci getirip ona her istediklerini yaptırmaktır. Ama olaylar farklı gelişir, saf Mr.Smith, kurtlar sofrasında şiyasetçilere karşı dürüstlük savaşı verir ve tabii kazanır. Sinema ile ilgilenenler bu filmi ve diğer Capra filmlerini mutlaka biliyorlardır.

Bu filmin bu günlerde ve zaman zaman aklıma gelmesinin sebebini anlatabilmem için onun çarpıcı final sahnesinden bahsetmem gerekiyor.
Yerine geçtiği senatörün çevirdiği dolapları farkeden Smith bunu senatoda söz alıp anlatmaya her kalkışında bir şekilde sözü kesiliyor, çeşitli manevralarla susturuluyor, konuşması engelleniyor. Araştırmaları sonucu, diğer üyelere sözü kaptırmamak için hiç kimseye söz vermeden ve yerine oturmadan konuşması gerektiğini öğreniyor ve o da onu yapıyor. Sabaha kadar, sesi kısılana dek konuşuyor konuşuyor. Bu arada beklediği haber geliyor ve yolsuzluk ortaya çıkıyor.

Bu günlerde Mr.Smith'i sık sık düşünmeme neden olan biri var. Bağımsız Tunceli Milletvekili Kamer Genç. Üslubuna ve tarzına çok kızsam da artık böyle şeyleri aramanın da bir lüks olduğunun bilincinde, inadına, mücadeleci ruhuna, açıksözlülüğüne de hayran olduğumu belirtmeden geçemiyeceğim.

Bir kere temsil ettiği yöreye hizmet götürmesini biliyor.

Duyduğum kadarıyla Milletvekili maaşını (bir kısmını) muntazaman öğrenci okutmak için harcıyor.
Mecliste, bir "Don Quijote" cesaretiyle tek başına muhalefet yapıyor.
Zaman zaman TBMM'ni karıştırsa da, atasözlerini bir türlü toparlayamayıp tamamlayamasa da, üslup konusunda çoğu zaman
kantarın topuzunu kaçırsa da yüzümüzü güldürüyor.

Hem de her bakımdan...


Sevgiyle kalın...

Hanımeli Çiçekleri  

Posted by Asuman Yelen




Bir Mayıs sabahı...


Anadolu kasabalarından birindeyiz.


Küçük bir kız çocuğu, sessiz, güvenli sokakta sakin, keyifli yürüyor. O saatte herkes işinde okulunda

olduğundan ortalık hayli tenha. Geleni geçeni, olanı biteni incelemek hoşuna gidiyor.

Şişman sütçü teyze, arkasında süt güğümlerini koyduğu arabayı çeken bisikletini

yayaş yavaş sürerken gür sesiyle "süüüütçüüüü" diye bağırıyor.


Bir köpek miskin miskin oturuyor. Gidip başını okşamak istiyor ama rahatsız etmekten çekiniyor.

Biraz da korkuyor.







Bir delikanlı bisikletiyle yanından hızla geçip gidiyor . Kapı önlerindeki bisikletleri inceliyor biraz.

Çok istiyor bisiklet kullanmayı ama sadece 6,5 yaşında. Sihirli yedi yaşı bir gelse hem bisikleti

olacak, hem de ablası gibi o da okula gidebilecek.

 Doğum gününü kutladıktan hemen sonra soranlara 6,5 diyor yaşını, sanki öyle derse yedi ve

 beraberinde bisiklet ve okul daha çabuk geliverecekmiş gibi...


Ortalıkta yoğun bir çiçek kokusu var ve her evin bahçesinde türlü  çiçekler. Çok ama çok seviyor

çiçekleri. Rengârenk görüntülerini, evlerinin içine kadar yayılan hoş kokularını.

Beyazlar, pembeler, morlar, .kırmızılar, sarılar... Bahçelerde, kapılarda, parmaklık aralarında,

saksıların içinde cam önlerinde..





Boş bir arsanın önünden geçerken otların arasında hafif esintiyle nazlı nazlı sallanan gelincikleri

görünce bir müddet duruyor. Biraz da yorgun mu ne. Yoksa kırmızı çiçeklerin o naif ve

savunmasız, oralarda buralarda, her an yıkılıverip dağılıverecekmiş gibi hallerinden mi

endişeli. Her ikisi de galiba.Tekrar yürümeye başlıyor. Adımları biraz  daha ağır şimdi.







Yürümeye devam ediyor.

Çok seviyor yürümeyi. Gördüğü her şeyi, karşılaştığı her insanı, sesleri, kokuları...

Çok seviyor yürümeyi...

 Bir başka şaşırtıcı güzellik. Belediye işçilerinin süpürüp bir ağacın altına yığdığı

 renk cümbüşü. Yapraklar, dökülen çiçekler. Bir yığın da samanla birlikte. Biraz yükselen

 sabah güneşinin üzerlerinde yansımasıyla pırıl pırıl parlıyor.








Ve işte nihayet onlar... Hanımeli çiçekleri...En sevdikleri...Onu en mutlu edenler..

Her zamanki gibi çiçeklerden sadece birini usulca alıyor burnuna götürüyor, derin derin

içine çekiyor.  Mutluluk...Huzur...Hüzün... "Ama niye hüzün" diye geçiriyor aklından.

"Ben 6,5 yaşında bir çocuğum. Niye hüzün...Ve şu diğer şaşırtıcı tuhaf duygular "








Aklı biraz karışmış halde dalgın dalgın yoluna devam ediyor. Çiçeği sürekli

koklayarak, kendisine olanı biteni kavramaya çalışarak biraz da sarsak bir şekilde yürürken

arkasında hafif bir korna sesiyle irkiliyor. Hemen kenara çekiliyor ama araba

hızını iyice yavaşlatıyor,  ön camdan kır saçlı kırk yaşlarında kibar görünüşlü bir adam

başını çıkarıp sesleniyor. "Affedersiniz teyzeciğim. Bir adres soracaktım..."

Çocuk önce arkasına, sonra dönüp etrafına bakıyor. Hiç kimse yok. Tüm keyfi kaçıyor.

Bir korku kaplıyor içini.  "Kötü biri bu adam" diyor. "Kaçmalıyım ondan. Annem

yabancılarla görüşmemi istemez."

Gücünün yetebildiği kadar hızlı adımlarla oradan uzaklaşırken sıkılı yumruğunu

açıyor. Çiçek yere düşüyor. Buruşmuş yaprakları arasından bir virgül fırlıyor, muzip

bir tavırla çocuğa bir göz atıp gökyüzüne uzaklaşıyor.


6 ile 5 usulca birbirlerine sokuluyorlar yeniden.




Blog Widget by LinkWithin